Google+ Sayfamız Youtube Sayfamız Facebook Sayfamız
Bugun...
Enerji Entrikaları ve Türkiye Hamleleri

Okunma: 10741

03.08.2017 14:20

Facebook'ta Paylaş

Dr. Emete GÖZÜGÜZELLİ

Girne Amerikan Üniversitesi

Doğu Akdeniz’de enerji hamlelerinden bahsedebilmek için öncelikle bu hakkın uluslararası hukuka göre statüsünün ne olduğu suali öne çıkmaktadır. Başka bir deyişle, adalar ile anakaralar ayni statüde olup da keyfi veya üçüncü tarafları dikkate almadan deniz sınırlandırmalarına gidebilir mi? Muhakkak ki 1958 Cenevre Sözleşmeleri ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, bu konularda çetin bir kodifikasyon süreci geçirmiş ve nihayetinde enerji yani doğal kaynakları keşif ve işletme hakkı tanıyan ve hatta deniz sınırlandırma hükümleri öngören prensipler getirmiştir. 1945 Truman Deklarasyonu ile kıta sahanlığı teriminin gündeme gelmesi ile 1958 Kıta Sahanlığı Sözleşmesinde kıyı devletinin doğal uzantısı üzerinde 200m derinlik ve işletilebilirlik kriteri getirilmiş olsa bile daha sonra 1982 sözleşmesinde ilgili kriter 200 deniz mili alanı öngören mesafe karakteristiği ile oluşturulan bir hak haline getirilmiştir. Bu hakkın da kıyı devletinin ab initio ve ipso facto ilkesi gereği münhasır yetkileri arasında olduğu kabul görmüştür. Bu bağlamda, Türkiye gibi Akdeniz’de kıyı uzunluğu ve coğrafi konumu dikkate alındığında anakara statüsünde 200 deniz mili alanda kıta sahanlığına sahip olması doğal bir hak iken, bugüne kadar adalar rejiminde yapılan deniz sınırlandırmalarında BMDHS’nde adalara 121.madde ile kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkı tanısa bile etki unsurunu devreye soktuğu ve buna göre değerlendirmeler yaparak her adanın bu hakka tam etki ile sahip olamayacağını ortaya koyması dikkate alındığında, gözü kapalı bir şekilde ada/ların anakaralara hükmedecek faaliyetlerde bulunamayacağını da ortaya çıkmaktadır.

Nitekim, 2003’ten bu yana GKRY’nin tek yanlı olarak Doğu Akdeniz’de enerji hamleleri içerisinde bulunmasını sağlayacak entrikalı adımlar atması konunun yarattığı ihtilafların değerlendirilmesini zaruruiyet kılmaktadır.

Evvela, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve GKRY arasındaki deniz yetki alanları ihtilafının ne olduğuna bakalım. Söz konusu ihtilafı beş gruba ayırarak tanımlayabiliriz; İlk olarak Türk Deniz Yetki Alanlarının, GKRY tarafından göz ardı edilerek Bölge Ülkeleri ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge Antlaşmalarına gitmesi konusu önemli. GKRY 2003 yılından itibaren önce Mısır ile bir sözde Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması yapmıştır. Söz konusu anlaşma, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının batı kısmını ihlal etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı söz konusu anlaşmanın geçersiz olduğunu, kendi kıta sahanlığı sahasının ihlal edildiğini BMGS’ne duyurmuştur. Uluslararası hukukta deniz sınırlandırma davalarında içtihatlarda önemle vurgulanan deniz sınırlandırma andlaşmalarının üçüncü devletlerin haklarını ihlal etmemesi ilkesi dâhil, doğu Akdeniz gibi yarı kapalı deniz konumunda bulunan bir alanda diğer devletlerin denizlere açılmasını kesmeme, yâda haklarına tecavüz etmeme ilkesi veya orantısallık prensibinin dahi GKRY tarafından göz ardı edilerek sınırlandırma andlaşması yapılmış ve Kıbrıs meselesi deniz alanlarına taşınmıştır.

GKRY’nin Mısır’la yaptığı anlaşmanın sadece “ortay hat esası” ile 1958 Cenevre Sözleşmesi sınırlandırma hükümlerine göre kısmen gerçekleştirilmesi dikkat çekicidir. Bu sınırlandırma yapılırken her iki taraf da sınırlandırmada “özel durumlar-special circumstances”  tespitinde bulunmaması ise sözleşme hükümlerine de aykırılık teşkil etmektedir. Şüphesiz söz konusu sınırlandırmaya Türkiye’nin itirazını koyması anlaşmanın geçerliliğinin mümkün olmadığını da ortaya koymaktadır. GKRY izlemiş olduğu bu sınırlandırma çabalarına daha sonra Lübnan ile 2007’de devam etmek istemiştir. Bu bağlamda, Lübnan ile sözde münhasır ekonomik bölge alanı ile ilgili bir sınır belirleme anlaşması yapılmış ve Türkiye’nin etkin diplomatik başarısı sonucu Lübnan geri adım atmıştır. GKRY, son olarak 2010 yılında İsrail ile  sözde münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalamış ve yine sadece “ortay hat”  sınırlandırma prensibi ile  hareket edilmiştir. Ancak, İsrail ile GKRY’nin sözde deniz sınırlandırma anlaşması bu kez İsrail ve Lübnan arasında deniz yetki alanları sorunun doğmasına sebep olmuştur.

Bahusus, GKRY’nin gerçekleştirdiği sözde MEB anlaşmaları ile iki temel durum ortaya çıkmaktadır; Birincisi söz konusu sınırlandırma anlaşmaları ile GKRY’nin ilk olarak Türk kıta sahanlığı alanlarını ihlal etmesidir. İkinci husus ise, Kıbrıs Türklerinin haklarını görmezden gelerek tüm ada adına tek “egemen”gibi hareket etmesidir.

Nitekim, deniz yetki alanları ile ilgili ihtilafın ikinci boyutu; GKRY’nin 2007 yılından itibaren Doğal Gaz/Petrol Arama Konusunda tek yanlı ve adanın tek hâkimi gibi davranarak  Ruhsatlandırma Çabalarına Başlaması ve yine Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarını görmezden gelmesi meselesidir. GKRY 2007 yılında çıktığı ilk uluslararası ruhsatlandırma hareketi ile 11 blok ilan etmiş ve 3. ve 13. Blokları hariç tutarak ihaleye çıkmıştır. 2012’de ikinci ihale ve 2016’da üçüncü ihale işlemlerini başlatmışlardır. Netice itibarıyla ilan edilen bloklarda;  ilk olarak Blok 12 Nobel Enerji ve Delek gruba, daha sonra 2014’te 2,3,9 bloklar Eni ve Kogas’a verilmiştir. 24 Ocak 2014'te, Kıbrıs Rum yönetimi ENI-Kogas konsorsiyumuna 2, 3 ve 9 numaralı blokların araştırılması için lisans veren sözleşmeleri imzalamaya devam etmiştir. Ekim 2016'da Total, Blok 11'de sondaj niyetini açıklamıştır. 10 Temmuz-15 Ekim 2017 arasında ise Total blok 11’de sondaj faaliyetlerine başlamıştır.

Yine devamla, GKRY’nin Şubat 2016'da duyurduğu üçüncü ruhsatlandırma tekliflerinin sonuçlarını, 5-6 Nisan 2017 Nisan’da sonlandırarak 6, 8 ve 10 blokları ruhsatlandırdığını duyurmuştur. Buna göre; Blok 6: ENI/Total’e, Blok 8: Capricorn Oil/Delek Drilling, ENI’ye, Blok 10: ENI/Total, Exxon Mobil/Qatar Petroleum, and Statoil’e verilmiştir. 

Şekil 1: GKRY’nin Ruhsatlandırma Bölgeleri

 

Peki Türkiye Cumhuriyeti bu gelişmeler karşısında ne yapmıştır?

Öncelikli olarak ifade etmek gerekirse, GKRY’nin ilan ettiği bloklardan 1,4,5,6,7 kısımları Türkiye’nin kıta sahanlığı alanları ile çakışmaktadır. Türkiye bölgedeki haklarının varlığını 2 Mart 2004 tarih ve 2004/Turkuno DT4739 sayılı Notası ile BMGS’ne duyurmuş ve kayıtlara geçirmiştir. Kaldı ki kıta sahanlığı ilana gerek olmayan bir haktır.

Türkiye 2007 ruhsatlandırma çabaları sonrasında gelişmeleri yakından izlemiş ve GKRY’nin uyarıları dikkate almayan tavrı karşısında 2011’de KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması imzalamıştır. Anlaşmanın detayları ve gerekçeleri BMGS’ne TC Dışişleri Bakanlığı tarafından iletilmiştir. Kıta Sahanlığı Sınırlandırma antlaşmasından hemen sonra, KKTC Enerji Bakanlığı ile TPAO arasında kar payı esası ile ruhsatlandırma anlaşması gerçekleştirilmiştir. Akabinde, önce Piri Reis gemisi bölgeye gönderilmiş ve GKRY’nin G bölgesi olarak adlandırdığı alana kadar gidip araştırma yapmıştır. GKRY’nin ruhsatlandırma faaliyetlerini devam ettirmesi sürmesi karşısında Türkiye art arda gelen NAVTEX III yayımları ile Doğu Akdeniz’de sismik araştırmalarda bulunmuştur.

Bugün Total’in blok 11’de West Capella ile sondaj faaliyetlerini yürütmesi karşısında Türkiye Cumhuriyeti yeni bir NAVTEX III yayımlayarak Doğu Akdeniz’de Güzelyurt bölgesi ve güney kısmına inen alanlar içerisinde sismik araştırmalar yapmaya devam etmektedir. Araştırma, Bravo Destekleyici gemisinin desteği ve Deniz Kuvvetlerinin askeri helikopterin de katılımı ile gerçekleştirilmektedir. 2011 Piri Reis’ten sonraki süreçten bugüne ise Barbaros Hayreddin Sismik Arama Gemisi bölgede aktif faaliyetlerde bulunmuştur. TC Enerji Bakanı Berat Albayrak ve KKTC Enerji Bakanı Sunat Atun koordinasyonu ile bölgesel gelişmeler devamla takip edilmekte ve gerekli tedbirler ve girişimler hali hazırda alınmaya devam etmektedir. Öte yanda TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da GKRY’nin Türk deniz yetki alanlarının ve Kıbrıs Türk haklarının korunacağına dair pek çok zamanda gerçekleştirdiği açıklamalar BM nezdinde de gerek note verbal gerek bilgilendirme mektupları ile bugüne kadar sürdürülmüştür.

Devamla, GKRY ile yaşanan diğer deniz yetki alanı ihtilafının üçüncüsünü tanımlamak gerekmektedir. Bu konu da, GKRY’nin uluslararası deniz hukukunda öngörülen hükümlere saygı göstermeksizin fiili olarak Türk deniz yetki alanlarını belli aralıklarda “araştırma,keşif” gibi niyetlerle delme girişimidir. Başka bir deyişle, 2002 Northern Access olayından beri ara ara fiili olarak Türk deniz yetki alanları İhlal Etme/Delme Girişimleri söz konusudur. 4-5 Haziran 2013 GKRY’nin RamformSovereign Sismik gemisi Singapur bayrağı ile Norveç şirketi PetroleumGeo-Services GKRY’nin ilan ettiği sözde MEB sahasının güney batı kısmına yani Türk kıta sahanlığı alanına girmeye çalışmış ve Deniz Kuvvetleri tarafından uyarılarak engellenmiştir. 25 Temmuz 2013’te İtalyan bayraklı RV Odin Finder isimli gemi yeniden Türkiye’nin kıta sahanlığı sınırlarına denk düşen güney batı kısmında araştırma yapmak için Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilgili sahada girmeye çalışmış ve engellenmiştir. 17 Aralık 2015’te yeniden MV Flying Enterprise isimli ve “KC” bayraklı geminin jeofizik araştırmaları yapacağı gerekçesi ile yine Türkiye’nin kıta sahanlığına girmeye çalışmış ve uyarılarak engellenmiştir. Son olarak, Flash Royal isimli “Kıbrıs Cumhuriyeti” bayraklı geminin yeniden yasa dışı “araştırma”girişimi olmuş ve engellenmiştir.

 

GKRY’nin Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları ihlalinin dördüncü boyutu ilan edilen sözde MEB alanlarının askerileştirilmesi ve Arama Kurtarma Koordinatları Uyuşmazlığının (Arama Kurtarma Koordinasyon Merkezi Tatbikatları adı altında) doğmasına sebep olan faaliyetlerin Türkiye’ye karşı sözde GKRY “Münhasır Ekonomik Bölgeleri” koruma adına gerçekleştirilen askeri faaliyet niteliğinde gerçekleştirmesi konusudur. 

Şekil 2: Kıbrıs Rum Tarafının sözde Arama Kurtarma Bölge Haritası (SRR),

Yukarıda görülen harita TC’nin Arama kurtarma Koordinasyon bölgesini ihlal etmekte olduğunu göstermektedir. Bu harita dikkate alınarak GKRY ikili askeri antlaşmalara da giderek yerel,bölgesel,uluslararası ölçekli askeri deniz tatbikatlarını SAR adına gerçekleştirmiştir. Bunu da yaparken sözde MEB alanlarını koruma adına Türkiye’yi hedef göstererek sayısız tatbikatlar yapmıştır.

Yine ayni sorunsallık içerisine dâhil olan son konu da tarafların Deniz Hukuku Sınırlandırma Hükümlerine Farklı Metodoloji Kapsamında Bakması Sorunu ve GKRY’nin Uluslararası Hukuka Aykırılık Eylemlerinin bizzat deniz sınırlandırmasında Uluslararası mahkeme veya tahkim kararlarında öngörülen temel ilkelere aykırı sınırlandırma girişimleridir. Bu konu daha başkaca yazıda detaylı aktarılacaktır.

 

SONUÇ;

Evvela GKRY’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sahip olduğu kıta sahanlığını (145,000km2) Yunanistan’ı da dâhil ederek bölge ülkeleri ile sınırlandırmaya gitme girişimi söz konusudur. GKRY-Yunanistan’ın temel hedefleri, Türkiye’nin, bölgedeki kıta sahanlığının 71.000 km²’sini Yunanistan’a, 33.000 km²’sini GKRY’ye terk etmesini hedeflemektedirler. GKRY ve Yunanistan nezdinde Türkiye’nin sadece 41.000 km²’lik alanı vardır. Bu durum ise Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi açıklarında dar bir deniz alanına sıkıştırılması anlamına gelmektedir.Ayrıca Güney Kıbrıs’ın ilan ettiği 1, 2, 3, 8, 9, 12, 13 bloklarındaki deniz yetki alanları KKTC deniz sınır alanları ile örtüşmektedir. GKRY’nin ihaleye açtığı alanların yüz ölçümü 55.000 km²’, Türkiye’nin haklarına tecavüz edilen alan ise 7.000 km2’dir. Beride kalan 48.000 km2’lik saha içerisinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de hakları vardır.

Bugün GKRY’nin Blok 11’de Total’e sondaj faaliyetine müsaade etmesi, taraflar arasında büyük bir gerginlik yaratmasa da TC Başbakanı Binali Yıldırım, “Doğal kaynaklar meselesinin bir oldu bittiye getirilmeyeceğini” belirtmesi ile bölgedeki haklarının korunması adına taviz verilmeyeceği ortaya konmuştur.

Peki, bundan sonra ne olacaktır?

Türkiye, Doğu Akdeniz’de KKTC ile birlikte doğal kaynakların keşfi ve işletmesi yani yararlanması konusunda yapmış oldukları anlaşmaya atfen araştırmalarını ve çalışmalarını devam ettirecekleri gözlemlenmektedir. Doğu Akdeniz’de esas sorun ve uluslararası kriz halini alabilecek durumun seneye GKRY tarafından ruhsatlandırılan sözde 6. Blokta gerçekleştirilmesi hedeflenen sondaj faaliyetinin sebep olacağı kanaati hâkimdir. Zira Türkiye Cumhuriyeti defaten kendi kıta sahanlığına giren alanlarda kesinlikle fiili ihlale müsaade etmeyeceğini belirtmiş ve bugüne kadar gerçekleştirilmeye çalışılan fiili ihlallere müsaade etmemesi ile bu kararlığını göstermesinden anlaşılmaktadır.

İlaveten, Uluslararası deniz hukuku kurallarına göre bir kıyı ülkesinin kendi kıta sahanlığı içerisinde başka bir devlet ilgili kıyı devletinden izin almaksızın faaliyet yürütemeyeceği belirtilmektedir. Dolaysıyla, Türkiye’nin kendi deniz yetki alanlarını koruma yönünde kararlı bir duruşla uluslararası hukuktan doğan haklarını korumaya devam edeceği gözlemlenmektedir.

Diğer bir husus da Türkiye ile KKTC Devletinin ivedilikle ikinci bir kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşmasına gitmesi gerektiğidir. Tüm bu süreç içerisinde KKTC’nin stratejik konum itibarıyla da önem arz etmesi, özellikle de Türkiye-İsrail arasında gerçekleştirilmesi hedeflenen doğal gaz boru hattı projeleri içerisinde önemli bir güvenli geçiş noktası sağlanmasında öne çıkacağı değerlendirilmektedir. Karpaz bölgesinin buna yönelik geliştirileceği ve enerji güvenliğinin sağlanmasında Anavatan Türkiye Cumhuriyeti ile ortak hareket edileceği bir sürece girilmiştir.

Tüm bu süreç sonunda, Doğu Akdeniz’de güney Kıbrıs’ta Afrodit bölgesinde bulunan doğal gazdan ziyade İsrail ve Mısır gazının manidar sayılabilecek oranda keşfi olması , Lübnan’da ve ilerleyen dönemlerde KKTC çevresinde olası enerji kaynaklarının keşfi ile de elde edilecek kaynakların dahil edilmesi ile de Avrupa’nın enerji güvenliği sağlanmasında kullanılacağı aşikârdır. Esas olan enerji güvenliğinin nasıl sağlanabileceği noktasıdır. Bunun da bölgesel deniz yetki alanları ihtilafları dikkate alındığında istikrarsızlık yaratabilecek gelişmeler yaşanabileceği, deniz sınırlandırma anlaşmalarının bölgede çözümlenmeden enerji güvenliğinin tam anlamı ile sağlanamayacağı da ayrıca belirtilmelidir. Yine de bölgenin kırılgan yapısına karşın enerjinin Avrupa’ya taşınmasında en güvenli geçiş noktasının Türkiye Cumhuriyeti olduğu görülmektedir. Zira Türkiye Akdeniz’de enerji merkezi konumunda bulunmaktadır.

GKRY’nin East-Med Projesi ise İsrail-Yunanistan’ın da katılımı ile İtalya’ya oradan da Avrupa’ya götürülmesi hedeflenen bir proje niteliğinde olsa bile, gerek maliyet gerek zaman açısından Türkiye üzerinden izlenecek bir geçiş güzergâhının enerji maliyetinin düşüşünde de önemli rol oynayacağı gözlerden kaçmamalıdır. Dolayısıyla , Doğu Akdeniz’de keşif edilen veya şüpheli olarak keşif beklenen enerji kaynaklarının en güvenilir geçiş güzergâhı Türkiye Cumhuriyeti’nin olacağıdır. Bu taşımacılık çabalarında ise KKTC’nin konumu jeopolitik olarak da öne çıkacağı değerlendirilmektedir.  Netice itibarıyla GKRY’nin deniz yetki alanlarında gerçekleştirdiği tüm bu faaliyetlere ve şuana kadar keşfedilen önemli miktarda bulunmayan gaz oranı dikkate alındığında hedefinin enerji savaşından ziyade kendi sözde egemenlik alanlarını deniz alanlarına yayma girişimi olduğu görülmektedir. Üstelik bu yayılımcı politikasını yaparken de uluslararası hukuku ihlal ederek üçüncü devletlerin statülerini dikkate almadan davranmakta olduğu görülmektedir. Bu ihlallerin özellikle Türkiye karşıtı gerçekleşmesi ve Kıbrıs Türk haklarının görmezden gelinmesi manidardır. Özellikle de GKRY’de gerçekleştirilen doğal gaz ile ilgili anket çalışmasında,Rumların %82’sinin doğal kaynaklardan geliri Kıbrıs Türkleri ile paylaşmama niyeti ve Talat-Hristofyas döneminde Türklere olası anlaşma sonrasında sadece %16 gelir paylaşım hakkı verileceği haberleri karşısında, Doğu Akdeniz’de gerek Kıbrıs Türklerine gerek Türkiye’nin bölgesel haklarına karşı tahrirkar/provokatör davranışların GKRY-Yunan ikilisince yürütüldüğü görülmektedir. Tüm bu durum neticesinde Türkiye’nin KKTC’de deniz ve hava üssü açmasının bölgesel güvenliğin sağlanması adına da önem arz edeceği göz ardı edilmemelidir.  Bu üsler bölgesel enerji güvenliği geçiş güzergâhlarının korunması adına da önem arz edecektir. Türkiye’nin gerek bölgesel enerji güvenliğinin sağlanması gerek deniz alanlarının korunmasında, en önemli hamlesi deniz ve hava üslerini KKTC’de hayata geçirmesi, Karpaz bölgesinde enerji hatlarının geçişine uygun alt yapılarını tamamlaması ile çevikleşmiş bir güç unsuru olabileceği muhakkak değerlendirilmesi gerektiğidir. Pek tabi ki bu hamleler içerisinde adaya getirilen suyun da dahil edilmesi gerektiği unutulmamalı ve bölge ülkelerinde bu yönde ciddi sıkıntılar yaşayan ülkelere suyun boru hatları ile taşınması yönünde siyasi atağın KKTC-TC hükümetlerince ivedilikle başlatılması gerekmektedir.   

 

03.08.17

Etiketler: KKTC, Kıbrıs, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye, Yunanistan, Rumlar, AB, BM, ABD, İsviçre, Cenevre, GKRY, Ege, Deniz, Akdeniz, Denktaş, Lefkoşa, Girne, İngiltere, GKRY
Okuyucu Yorumları

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan sitemiz sorumlu tutulamaz.

Facebook'da Bizi Takip Edin